|
|
|
İSLAM’DA ŞEHADET OPERASYONLARI
www.davetvecihad.com Araştırma Serisi 5. Kitap
İrtibat Adreslerimiz davetvecihad@gawab.com davetvecihad@maktoob.com elhadid@gawab.com
İÇİNDEKİLER
CİHADIN FARZİYETİ VE ŞEHADETİN ÜSTÜNLÜĞÜ ŞER’İ AÇIDAN ŞEHADET OPERASYONLARININ HÜKMÜ 1- Dinin İtibarı ve Ortaya Çıkması İçin Canın Feda Edilmesi 2- Cihadda Tehlikeye Atılmanın Caizliği Konusunda Alimlerin İcması 3- Tek Kişinin Cihadda Birçok Düşman Üzerine Saldırmasının Caizliği 6- Esir Düşmemek İçin, Sabrın ve Ölünceye Kadar Savaşmanın Fazileti 7- Küfür Sözünü Söylememek İçin Ölümü Tercih Etmenin Üstünlüğü 8- İyiliği Emir ve Kötülüğü Yasaklama Konusunda, Gerektiğinde Ölüme Sabretmek 9- İşkence Altında, Sırları Ortaya Çıkarmamak İçin Kişinin Kendi Canına Kıymasının Caizliği Müslüman, Düşmanını Öfkelendirmek İçin Kendisini Öldürebilir mi? TAĞUTLARIN DESTEKÇİLERİNİN VE ORDULARININ HÜKMÜ
MUKADDİMEŞüphesiz ki hamd Allah’a aittir. O’ndan yardım diler ve O’na istiğfar ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allahu Teala kime hidayet ederse onu saptıracak ve kimi de saptırırsa ona hidayet edecek yoktur. Allah’tan başka ilah olmadığına, bir olup ortağının bulunmadığına, Muhammed’in Sallallahu Aleyhi ve Sellem O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şehadet ederim. “Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.”[1] “Ey İnsanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadınlar meydana getiren Rabbinizden sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’ın ve akrabanın haklarına riayetsizlikten de sakının. Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir.”[2] “Ey iman edenler! Allah’tan sakının, dürüst söz söyleyin de Allah işlerinizi kendinize yararlı kılsın ve günahlarınızı size bağışlasın. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”[3] Bundan sonra; Şüphesiz Allahu Teala, mü’min kullarına cihadı farz kılmıştır. Allahu Teala şöyle buyurur: “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.”[4] “Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin.”[5] “Müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa, siz de onlara karşı topyekün savaşın.”[6] “Eğer anlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onların yemin (diye birşeyleri) yoktur. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler.”[7] Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem “Savaş hiledir”[8] buyurmaktadır. Bu, mübtedanın habere hasredildiği anlatım şekillerinden biridir. Yani savaşın esası ve en önemli temeli; hiledir. Bu söz, “Hac Arafattır”[9] sözüne benzemektedir. Haccın başka rükunlarının da olmasına rağmen en önemli rüknunun Arafat olduğunu belirtir. Yine “Din nasihattır”[10] sözü de bunun gibidir. Savaşta hile yapmak, mücahidin düşmanına karşı fırsat kollamasını ve kendisine yönelen tehlikeyi, bulabildiği her türlü imkanı değerlendirerek bertaraf edebilmesini gerektirir. Çünkü zafer, genellikle hile yapanlarla birliktedir. Zafer, düşmanla yüzleşerek de kazanılır, fakat bu durumda tehlike gerçekten büyüktür. Ancak düşmana karşı uygulanan bu hilenin mutlaka şer’i esaslar üzerinde olması gerekir. Zira şari’in koymuş olduğu esaslar üzerine bina edilmemiş olan maslahatlar muteber değildir. Dolayısıyla hile bahanesi ile bir takım haramları işlemek caiz olmaz. Bu nedenle Nevevi Rahimehullah, bu hadisin şerhinde şöyle der: “Alimler, savaşta kafirleri ne şekilde olursa olsun aldatmanın caiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak verilen eman ahdine veya anlaşmalara ihanet suretiyle yapılacak aldatma helal olmaz.”[11] İbn-i Hacer Rahimehullah şöyle der: “Hilenin aslı, bir şeyi izhar ederken aksini yapmaktır. Hadiste, savaş için gereken tedbirleri almaya ve kafirleri oyuna getirmeye teşvik bulunmaktadır. Bunun farkında olmayanlar, işin aleyhlerine dönmesinden emin olamazlar. İbnu’l-Arabi de şöyle demektedir: “Savaşta hile; ansızın saldırı düzenlemek, pusu kurmak ve buna benzer yollarla olur. Hadis, savaşta aklı kullanmak gerektiğine işaret eder. Hatta aklı kullanmaya olan ihtiyaç, cesarete olan ihtiyaçtan daha fazladır. Bu nedenle hadis bu lafız ile söylenmiştir. Tıpkı “Hac Arafattır” sözü gibidir. İbnu’l-Munir şöyle der: “Harp hiledir” sözünün anlamı, kişinin iyi bir savaş yapmasının ve sonuca varmasının, göğüs göğüse çarpışmaktan daha çok, hile ve taktik yapmaya bağlı olduğudur. Çünkü yüzyüze çarpışmak tehlikeli iken, hile yaparak savaşmanın tehlikesi azdır.”[12] Allahu Teala’nın izniyle bu kitapçıkta, düşmanlara karşı meşru hile yollarından biri olan ve hakkında, gerek İslam ehli arasında ve gerekse İslam ehlinin düşmanları arasında büyük tartışmaların bulunduğu “Şehadet Operasyonları” üzerinde duracağız. Mukaddimeden sonra konu, şu bölümler halinde ele alınmaktadır: Birinci Konu: Cihadın Farziyeti ve Şehadetin Üstünlüğü. İkinci Konu: Şer’i Açıdan Şehadet Operasyonlarının Hükmü. Üçüncü Konu: Öldürülmeleri Caiz Olmayan Müslümanların ve Diğer İnsanların Kafirlerle Karışması Halinde Kafirlere Ateş Edilebileceği. Dördüncü Konu: Tağutların Yardımcılarının ve Ordularının Hükmü
Birinci Konu CİHADIN FARZİYETİ VE ŞEHADETİN ÜSTÜNLÜĞÜAllahu Teala şöyle buyurur: “Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde onunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.”[13] Mikdam bin Ma’dikereb’den rivayet edildiğine göre, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: “Şehidin Allah katında bir takım özellikleri vardır. Bunlar: Kanının ilk damlasında günahlarının affedilmesi, cennetteki makamının kendisine gösterilmesi, iman zineti ile süslenmesi, huriler ile evlendirilmesi, kabir azabından korunması, başının üzerine yakuttan yapılmış, dünya ve içindekilerden daha hayırlı olan bir taç konması, yetmiş iki huri ile evlendirilmesi ve akrabalarından yetmiş kişiye şefaatçi olması.”[14] Şehadet ve şehidin derecesi bu kadar yüksek olduğuna göre, Allah yolunda ölümü temenni etmek ve şehadeti istemek caizdir. Uhud Savaşı’ndan önce Abdullah bin Cahş, Sa’d bin Ebi Vakkas ile birlikte bir kenara çekilmiş, dua etmeleri ve her birinin dua edenin duasının kabul olması için Rabbinden dilekte bulunması üzerinde ittifak etmişlerdi. Abdullah bin Cahş’ın duası şuydu: “Allahım! Beni öfkesi şiddetli, cesareti fazla olan biriyle rızıklandır. Senin için onunla savaşayım ve o da benimle savaşsın. Sonra beni ele geçirsin, burnumu ve kulaklarımı kesip koparsın. Yarın seninle buluştuğumda sen diyeceksin ki: Ey Abdullah! Burnun ve kulakların neden kesildi? Ben diyeceğim ki: Senin ve Rasulün için. Bunun üzerine sen: Doğru söyledin, diyeceksin.”[15] Bunun için Buhari Rahimehullah, Sahih’inde, “Erkeklerin ve Kadınların Mücahid Olmak ve Şehid Olmak İçin Dua Etmeleri” başlığında bir bâb açmış ve Ömer ibnu’l-Hattab’ın Radıyallahu Anhu şu sözünü aktarmıştır: “Allahım! Rasulü’nün beldesinde beni şehid olmakla rızıklandır.”[16] Allahu Teala, mü’minlere, fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar kafirlere karşı savaşmalarını farz kılmıştır: “Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.”[17] Günümüzde kendilerine karşı savaşılması gereken topluluklar şunlardır: Allahu Teala’nın indirdiği hükümler haricindeki kanunlarla insanları idare eden yöneticiler, İslam ehline karşı savaşanlar ve küfür ehlinden olan Yahudi, Hristiyan ve diğer kafirleri dost edinenler… İbn-i Kesir Rahimehullah, bu yöneticilere karşı savaşılmasının gerekliliği konusunda icma olduğunu nakletmektedir.[18] Bu yöneticiler ve onların yardımcıları, Allahu Teala’nın kendileri hakkında, “Eğer anlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın”[19] buyurduğu küfrün önderleridir. Alimler, yönetimin kafire bırakılmayacağı ve Müslüman yöneticinin küfre girmesi halinde azledileceği, velayetinin düşeceği ve ona itaat edilmeyeceği konusunda icma etmişlerdir.[20] Müslümanlar, cihadı yerine getirdikleri dönemlerde en şerefli ve onurlu insanlar konumundaydılar. Ancak ne zaman ki cihadı terkettiler, Allahu Teala ceza olarak onları alçalttı. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur: “İ’yne[21] ile alışveriş yaptığınız, öküzlerin peşine takılıp çiftçilikle yetindiğiniz ve cihadı terkettiğiniz zaman Allah size bir zillet verir ve yeniden dininize dönmedikçe sizden onu gidermez.”[22] Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, cihadı terk etmeyi, alçaklığın ve başıboşluğun nedeni olarak bildirmiş; izzete kavuşmanın ise Allah yolunda cihada dönmek ile mümkün olduğunu açıklamış ve bunu dine dönüş olarak isimlendirmiştir. Kurtubi Rahimehullah, “Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde, bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz”[23] ayetinin tefsirinde şöyle der: “Ebu Ubeyd der ki: “Bu kelime Allah tarafından vadolunanı vermenin vücubunu ifade eder. Bunun anlamı şudur: Bazı zorluklarından dolayı cihad hoşunuza gitmeyebilir. Halbuki o, sizin için daha hayırlıdır. Zira cihad ile düşmanınıza galip gelirsiniz, zafer kazanırsınız, ganimetler elde edersiniz ve size ecir verilir. Bazılarınız da Allah yolunda şehid olma nimetine kavuşur. Halbuki sizler rahatı ve savaşı terketmeyi seviyor olabilirsiniz. Ama o, sizin için daha kötüdür. Zira bu durumda düşmanlarınıza karşı yenik konuma düşersiniz ve idarenizi kaybedersiniz.” Derim ki; onun bu sözü gayet doğrudur. Bunun şüphe edilecek en ufak bir tarafı yoktur. Nitekim Endülüs ülkesinde böyle olmuştur. Zira onlar cihadı terkedip, savaştan korktular. Böylece düşman tarafından memleketleri işgal edildi, öldürüldüler, kadın ve çocukları da esir alınıp köle edildiler... İnna lillah ve inna ileyhi raciun. Şüphesiz ki bu, ellerimiz ile işlediklerimizin bir sonucudur.”[24] İbn-i Hacer Rahimehullah, cihaddan uzak durmanın sebebi hakkında, “Gündüz veya gece bir kerecik Allah yolunda çıkılan sefer, dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır” hadisinin şerhinde şöyle der: “Bu hadis, dünya işlerinin basitliğini, ahiret işlerinin büyüklüğünü belirtmektedir. Gerçek de budur, zira cennetten, kamçı konabilecek kadar bir parça kazanabilen, bütün dünyayı kazanmış olmaktan daha büyük bir iş gerçekleştirmiş olursa, oradan yüce makamlar kazanabilenin durumu acaba nasıldır?! Buradaki nükte açıktır: Cihaddan geri kalmanın sebebi, herhangi bir dünyalığa olan meyildir. Dolayısıyla cihaddan geri kalan kimseye deniyor ki: Sen öylesine değersiz bir şey yüzünden, öyle değerli bir şey kaybediyorsun ki bu, akla ve vicdana sığmaz. Kocaman dünya, içinde bulunan bütün servetiyle, cennetten kazanılacak bir kamçı kadar yere değmezken sen dünyanın basit bir şeyi için cenneti kaybediyorsun.”[25] Yukarıda aktardıklarımız, şehadetin üstünlüğüne, küfür önderleri ve yardımcılarıyla savaşmanın gerekliliğine delalet etmektedir. Ayrıca, dünyaya meyledip cihadı terketmenin zillete düşmeye, malları, ırzları ve memleketleri kaybetmeye; şehadeti sevmenin ve cihadı yerine getirmenin ise izzete ve güce kavuşmaya sebep olduğuna delalet etmektedir. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, en üstün mü’minin, canı ve malıyla cihada çıkan, sonra onlardan her ikisini de Allah yolunda kaybeden kişi olduğunu açıklamaktadır. İmam Ahmed Rahimehullah, Müsned’inde, Ebu Hureyre’den Radıyallahu Anhu, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Size insanların en hayırlısını haber vereyim mi? O, atının yularından Allah yolunda tutan kimsedir. Hayırda bunu takip edeni haber vereyim mi? O da, koyunlarının peşine takılıp (insanları) terkeden, namaz kılan, zekat veren ve Allah’a kimseyi ortak koşmadan ibadet eden kimsedir.”[26] İbn-i Abbas’tan Radıyallahu Anhuma nakledilen diğer bir rivayette ise şöyle geçer: “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Tebük’te insanlara hitabında şöyle buyurdu: “İnsanlar arasında, atının yularından tutup Allah yolunda cihad eden ve insanların kötülüklerinden kaçınan kimsenin (hayırda) bir benzeri yoktur…”[27] İnsanların içerisinde en hayırlı duruma sahip olanlar, Allah yolunda cihad için hazır olan, şehadeti isteyen, Allah yolunda cihad çağrısını işittiklerinde, bu çağrıya icabet eden ve kendisi hakkında Allahu Teala’nın emri gelinceye kadar bu hal üzere devam eden kişilerdir. Ebu Hureyre’den Radıyallahu Anhu, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İnsanların en hayırlısı; Allah yolunda atının yularından tutan, bir hazırlık ya da korku işittiğinde kendinden emin bir şekilde acele eden, ölümü ve savaşmayı uman kimsedir…”[28] Razı ve gönüllü olarak kendi canını, Allahu Teala yolunda feda eden kişi, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem doğruluğuna şehadet eden en hayırlı kimsedir.
İkinci Konu ŞER’İ AÇIDAN ŞEHADET OPERASYONLARININ HÜKMÜBu bölümde, şehadet operasyonlarının meşruluğu konusundaki şer’i delilleri ve alimlerin bu konudaki sözlerini aktaracağız.
1- Dinin İtibarı ve Ortaya Çıkması İçin Canın Feda EdilmesiAllahu Teala şöyle buyurur: “İçinde burçları bulunan göğe and olsun; söz verilen kıyamet gününe and olsun; şahitlik edene ve edilene and olsun ki, insanlar öldükten sonra diriltileceklerdir. Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, iman etmiş kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenler kahrolmuştur! Bu inkarcıların, iman edenlere kızmaları; onların sadece, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin bulunan ve övülmeğe layık ve güçlü olan Allah'a iman etmiş olmalarındandı. Allah her şeye şahiddir.”[29] Müslim, Sahih’inde, Suheyb’den Radıyallahu Anhu, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Sizden önce bir kral vardı. Onun bir de sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca krala: “Ben artık yaşlandım. Bana bir oğlan çocuğu gönder ve sihir yapmayı öğreteyim!” dedi. Kral da öğretmesi için ona bir genç gönderdi. Gencin geçtiği yolda bir rahip yaşıyordu. (Bir gün giderken) rahibe uğrayıp onu dinledi, konuşması hoşuna gitti. Artık sihirbaza gittikçe, rahibe uğruyor, yanında oturup onu dinliyordu. (Bir gün) sihirbaz, delikanlıyı yanına gelince dövdü. Genç de durumu rahibe şikayet etti. Rahip ona: “Eğer sihirbazdan korkarsan, “Ailem beni oyaladı!” de; ailenden korkacak olursan, “Beni sihirbaz oyaladı” de!” diye tenbihte bulundu. O bu halde (devam eder) iken, insanlara engel olan büyük bir canavara rastladı. Kendi kendine, “Bugün sihirbazın mı, rahibin mi daha üstün olduğunu bileceğim!” dedi. Bir taş aldı ve, “Allahım! Eğer rahibin işi, sana sihirbazın işinden daha sevimli ise, şu hayvanı öldür ve insanlar geçsinler!” deyip, taşı fırlattı ve hayvanı öldürdü. İnsanlar yollarına devam ettiler. Delikanlı rahibe gelip durumu anlattı. Rahip ona: “Evet oğlum, bugün sen benden üstünsün! Görüyorum ki, yüce bir mertebedesin. Sen imtihan geçireceksin. İmtihana maruz kalınca sakın beni anlatma!” dedi. Çocuk, anadan doğma körleri ve alaca hastalığına yakalananları tedavi ediyor, insanları diğer hastalıklardan da kurtarıyordu. Onu kralın gözleri kör olan bir arkadaşı işitti. Birçok hediyeler alarak yanına geldi ve: “Eğer beni tedavi edersen, şunların hepsi senindir” dedi. O da: “Ben kimseyi tedavi etmem, tedavi eden Allah’tır. Eğer Allah’a iman edersen, sana şifa vermesi için dua edeceğim. O da şifa verecek!” dedi. Adam derhal iman etti, Allah da ona şifa verdi. Adam bundan sonra kralın yanına geldi. Eskiden olduğu gibi yine yanına oturdu. Kral: “Gözünü sana kim iade etti?” diye sordu. “Rabbim!” dedi. Kral, “Senin benden başka bir rabbin mi var?” dedi. Adam: “Benim de senin de rabbimiz Allah’tır!” cevabını verdi. Kral onu yakalatıp işkence ettirdi. O kadar ki, (gözünü tedavi eden ve Allah’a iman etmesini sağlayan) gencin yerini de gösterdi. Genç de oraya getirildi. Kral ona: “Ey oğul! Senin sihrin körlerin gözünü açacak, alaca hastalığını tedavi edecek bir dereceye ulaşmış, neler neler yapıyormuşsun!” dedi. Genç: “Ben kimseyi tedavi etmiyorum, şifayı veren Allah’tır!” dedi. Kral onu da yakalatıp işkence etmeye başladı. O kadar ki, o da rahibin yerini haber verdi. Bunun üzerine rahip getirildi. Ona: “Dininden dön!” denildi. O bunda direndi. Hemen bir testere getirildi. Başının ortasına konuldu. Ortadan ikiye bölündü ve iki parçası yere düştü. Sonra genç getirildi. Ona da: “Dininden dön!” denildi. O da bundan kaçındı. Kral, onu da adamlarından bazılarına teslim etti. “Onu falan dağa götürün, tepesine kadar çıkarın. Zirveye ulaştığınız zaman (tekrar dininden dönmesini talep edin); dönerse tamam, aksi takdirde dağdan aşağı atın!” dedi. Gittiler, onu dağa çıkardılar. Genç: “Allahım, bunlara karşı, dilediğin şekilde bana yardım et!" dedi. Bunun üzerine dağ onları salladı ve hepsi de düştüler. Genç yürüyerek kralın yanına geldi. Kral: “Yanındakilere ne oldu?” dedi. “Allah, onlara karşı beni korudu” cevabını verdi. Kral onu adamlarından bazılarına teslim etti ve: “Bunu bir gemiye götürün. Denizin ortasına kadar gidin. Dininden dönerse tamam, aksi takdirde onu denize atın!” dedi. Söylendiği şekilde adamları onu götürdü. Genç orada: “Allahım, dilediğin şekilde bunlara karşı bana davran!” diye dua etti. Derhal gemileri alabora oldu ve boğuldular. Genç yine yürüyerek hükümdara geldi. Kral: “Yanındakilere ne oldu?” diye sordu. Genç: “Allah onlara karşı beni korudu” dedi. Sonra krala: “Benim emrettiğimi yapmadıkça sen beni öldüremeyeceksin!” dedi. Kral: “O nedir?” diye sordu. Genç: “İnsanları geniş bir düzlükte toplarsın, beni bir kütüğe asarsın, sadağımdan bir ok alırsın. Sonra oku, yayın ortasına yerleştirir ve: “Gencin Rabbinin adıyla” dersin. Sonra oku bana atarsın. Eğer bunu yaparsan beni öldürürsün!” dedi. Hükümdar, hemen halkı bir düzlükte topladı. Genci bir kütüğe astı. Sadağından bir ok aldı. Oku yayının ortasına yerleştirdi. Sonra: “Gencin Rabbinin adıyla!” dedi ve oku fırlattı. Ok çocuğun şakağına isabet etti. Genç, elini şakağına, okun isabet ettiği yere koydu ve Allah’ın rahmetine kavuşup öldü. Halk: “Gencin Rabbine iman ettik!” dediler. Halk bu sözü üç kere tekrar etti. Sonra krala gelindi ve: “Ne emredersiniz? Vallahi korktuğunuz başınıza geldi. Halk gencin Rabbine iman etti!” denildi. Kral hemen yolların başlarına hendekler kazılmasını emretti. Derhal hendekler kazıldı. İçlerinde ateşler yakıldı. Kral: “Kim dininden dönmezse onu bunlara atın!” diye emir verdi. İstenen derhal yerine getirildi. Bir ara, beraberinde çocuğu olan bir kadın getirildi. Kadın oraya düşmekten çekinmişti, çocuğu: “Anneciğim sabret. Zira sen hak üzeresin!” dedi.”[30] Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der: “Müslim, Sahih’inde Ashab-ı Uhdud kıssasını rivayet etmiştir. Bu kıssada genç, dinin ortaya çıkması için kendisinin öldürülmesini emretmiştir. Bu nedenle, dört imam da, Müslümanlar için bir faydanın bulunması halinde, öldürülme ihtimali yüksek dahi olsa kişinin, savaş için kafirlerin safına dalmasına cevaz vermişlerdir. Dolayısıyla kişinin, cihadın maslahatı için bir işi yerine getirmesine, öldürüleceğine inanmasına rağmen izin verildiğine göre, dinin maslahatının sağlanması ve hem dini hem de dünyayı bozan düşmanın zararının yok edilmesi için bir başkasının ölümüne sebep olacak bir işin yapılması öncelikle geçerlidir. Zira kişinin kendisini öldürmesi, başkasını öldürmesinden daha büyüktür.”[31] Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem aktardığı bu olaydan çıkarılan sonuçlar şunlardır: Birincisi: Hadiste bahsedilen genç, kral kendisini iki defa öldürmek için teşebbüste bulunmasından ve bunda da başarısız olmasından sonra öldürülmesini kendi iradesiyle istedi ve krala kendisini nasıl öldürebileceğini bildirdi: “Benim emrettiğimi yapmadıkça sen beni öldüremeyeceksin!” dedi. Kral: “O nedir?” diye sordu. Genç: “İnsanları geniş bir düzlükte toplarsın, beni bir kütüğe asarsın, sadağımdan bir ok alırsın. Sonra oku, yayın ortasına yerleştirir ve: “Gencin Rabbinin adıyla” dersin. Sonra oku bana atarsın. Eğer bunu yaparsan beni öldürürsün!” İkincisi: Gencin ölümü tercih etmesinin nedeni, davetin başarıya ulaşmasını sağlayabilmek ve Allahu Teala’nın dinine girmeleri için insanlar üzerine hücceti ikame edebilmekti. Gerçekten de onun ölümü, davetin başarıya ulaşmasına sebep oldu. Onun bu maksadı, dine yardım adına yapılmış olan yüce bir gayedir. Bu eylem, savaş alanında düşmana ağır zararlar verir. Üçüncüsü: Kur’an bu olayı övgü ile ve mü’minlerin sebatını sağlayıcı bir etken olarak aktarmıştır. Bu kıssada, mü’minlerin, küfre karşı ölümü nasıl tercih ettikleri anlatılmaktadır. Kurtubi Rahimehullah bu ayetlerin[32] tefsirinde şöyle der: “Alimlerimiz derler ki: “Allahu Teala bu ümmete, kendilerinden önceki muvahhidlerin karşılaştığı zorlukları bildirmektedir. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, yaşının küçüklüğüne rağmen, davetin ortaya çıkması ve insanların dine girmeleri için zorluklara sabreden ve hak üzere sebat eden o gencin kıssasını, başlarına gelen sıkıntılara ve acılara sabretmeleri ve hak üzere sebat etmeleri için sahabeye ve dolayısıyla da bu ümmete aktarmaktadır. Yine aynı kıssada geçen rahip de hak üzere sebat etmiş ve bu sebatı nedeni ile testere ile öldürülmüştü. Onların bu sebatları neticesinde Allahu Teala’ya iman eden diğer insanların kalplerinde de bu iman kökleşmiş ve ateşe atılmaya sabrederek dinlerinden dönmemişlerdi. İbnu’l-Arabi, bunun mensuh olduğunu söylemektedir. Ben derim ki: Bize göre mensuh değildir. Bu konuda sabır, nefsi güçlü olan ve dinini sağlam tutan kimse için daha üstündür. Allahu Teala, Lokman’ın şöyle dediğini bildirmektedir: “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.”[33] Ebu Said el-Hudri’den, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurduğu nakledilir: “Zalim sultanın karşısında hakkı söylemek, cihadın en üstünüdür.”[34] Muhammed bin Sencer, Ümeyme’den şöyle rivayet eder: “Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem abdest suyunu döküyordum. Bir adam geldi ve, “Bana tavsiyede bulun” dedi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Kesilsen de, yakılsan da Allah’a şirk koşma…”[35] Alimlerimiz şöyle der: “Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem ashabından birçoğu ölümle, işkenceyle imtihan edildi. Bunların hiçbirine önem vermediler. Asım, Hubeyb ve arkadaşlarının kıssası, karşılaştıkları zorluklar, esaret ve ateşe atılmaları bu konuda misal olarak yeterlidir. En-Nihal’de, izin verilen ruhsatı kullanmadan zorluklara katlanmanın ve hatta öldürülmenin buna güç yetirebilen için geçerli olduğu konusunda icma bulunduğu aktarılmaktadır.”[36] İbn-i Hacer’in Rahimehullah belirttiği ve ileride aktarılacak olan icmada olduğu gibi, gencin kendisini nasıl öldürebileceğini krala söylemesi, kişinin kendisine zulmetmesi veya Allahu Teala’nın, “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın”[37] ayetinde belirtildiği gibi kişinin kendisini tehlikeye atması kabilinden değildir. Dördüncüsü: Gencin Rabbine iman eden mü’minler, küfre karşı dini açığa çıkarabilmek maksadıyla bizzat kendi iradeleri ile ölümü tercih etmişlerdir. Hadiste şöyle geçer: “Kral hemen yolların başlarına hendekler kazılmasını emretti. Derhal hendekler kazıldı. İçlerinde ateşler yakıldı. Kral: “Kim dininden dönmezse onu bunlara atın!” diye emir verdi. İstenen derhal yerine getirildi. Bir ara, beraberinde çocuğu olan bir kadın getirildi. Kadın oraya düşmekten çekinmişti. Çocuğu: “Anneciğim sabret. Zira sen hak üzeresin!” dedi.” Bu nedenle onların kendilerini ateşe atmaları, nefislerine karşı işledikleri bir zulüm olmadığı gibi, nefislerini tehlikeye atmaları da değildir. Aksine bu, Allahu Teala’nın sevdiği ve övdüğü bir fiildir. Allahu Teala’dan başka kimsenin bilemeyeceği bir takım fayda ve hikmetler taşımaktadır. Beşincisi: Bu hadis, mü’minin, dinin menfaati için canını feda edebileceğine dair kuvvetli bir delalete sahiptir. Bu nedenle yukarıda aktardığımız gibi İbn-i Teymiye Rahimehullah, mü’minin kafirlerin safına dalabileceği konusunda ve yine Muhammed bin İbrahim Âlu’ş-şeyh Rahimehullah, kafirlerin elinde esir olan mü’minin, Müslümanların sırlarını vermekten endişe etmesi halinde kendisini öldürebileceği konusunda delil olarak bu hadisi aktarmışlardır. Muhammed bin İbrahim Âlu’ş-şeyh’in sözleri ileride gelecektir. Bu hadis, bu mesele ile ilgili olarak yapılan çeşitli kıyaslarda neredeyse esas delil niteliğindedir. Bizden önceki bir ümmetin şeriatı olması gerekçesi ile bu kıssasının delil olarak aktarılmasına itiraz etmek caiz değildir. Zira bizden öncekilere ait bir şeriat olması ile birlikte, bizim şeriatımız bu kıssanın sıhhatini ve geçerliliğini açıklamaktadır. Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye ve diğer alimler de, bu hadisi, bu meselede delil olarak kullanmışlardır.[38] Altıncısı: Davetçilerin ve rasullere tabi olanların yolu, kendilerini ölüme götürse de, eziyetlere sabır, hak üzerinde sebat, davete yardım ve kralların, tağutların ve zalimlerin yüzlerine karşı hakkı haykırmaktır. Şüphesiz bu, Firavun’un sihirbazlarının kıssasında da aktarıldığı gibi mü’minlerin yoludur. Allahu Teala şöyle buyurur: “Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar. “Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik” dediler. (Firavun) Şöyle dedi: “Ben size izin vermeden önce ona iman ettiniz ha! Hakikat şu ki o, size büyü öğreten ulunuzdur. Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım. Böylece, hangimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız.” Dediler ki: “Seni, bize gelen açık açık mucizelere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin. Biz, hatalarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah, (mükafatı) en hayırlı ve (cezası) en sürekli olandır.”[39] Allahu Teala’nın, kendisiyle sünneti korumayı dilemiş olduğu Ahmed bin Hanbel’in karşılaşmış olduğu büyük zorluklar da bu kabildendir. Kur’an-ı Kerim, bu gerçeği şöyle belirtir: “Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle iman ettikleri zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin etmiştik.”[40] Acılara ve baskılara karşı sabır ve hak üzere sebat, belli bir güce sahip olmayan müstaz’aflar niteliğindeki mü’minlerin yoludur. Allahu Teala tarafından, kendilerine yeryüzünde belli bir güç verilmesi halinde ise onların yolu, Allah yolunda cihadın bir türü olan iyiliği emir, kötülüğü yasaklama ve Allah’a davettir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Onlar (o mü’minler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.”[41] İşte bu, mü’minlerin yoludur. Günümüzde, ilim sahibi olduğu iddiasında bulunan bazıları ise, cihadı engelleyici yönde vermiş oldukları bir takım fetvaları ile yeryüzünü tağutlar için hazırlamaktadırlar. Rasullere tabi olanlar tağutların sonunu hazırlamak, onlardan uzak olduklarını duyurmak ve onları görevlerinden azletmek için ayaklandıklarında, bu iddia sahipleri tarafından çeşitli iftiralara maruz bırakılmakta ve onları öldürmeleri için tağutlar teşvik edilmektedir. Bu tağutlardan ve onların münafık alimlerinden yeryüzünde belli bir güce ve otoriteye sahip olanlar, İslam düşmanları ile dostluk bağlarını kurmakta ve onlara tabi olmaktadırlar. Müslümanların memleketlerindeki yönetimlerin günümüzdeki durumu budur. Rasullere tabi olmanın hali ise Kitap ve ‘demir’ ile Allahu Teala’nın dinine yardımcı olmaktır. Allahu Teala şöyle buyurur: “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde Kitabı ve nizamı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın dinine ve peygamberlerine görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.”[42] Şüphesiz mü’minler, müstaz’af konumunda olmaları halinde, kalpleriyle ve dilleriyle cihad ederler. Belli bir güce ulaştıklarında ise iyiliği emredip, kötülüğü yasaklarlar, kafirlerle cihad ederler ve Tevhid davetini yayarlar. Bu şekilde, rasullere tabi olan muvahhidler ile mürtedlere ve İslam düşmanlarından olan diğer müstekbirlere hizmet olarak, Allahu Teala’nın ayetlerini az bir ücret karşılığında değişen bel’amların arasındaki fark ortaya çıkmaktadır. Allahu Teala şöyle buyurur: “Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız; onu gizlemeyeceksiniz” diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kadar kötü!”[43] Dinin üstün kılınması için canı feda etmenin caizliğini kuvvetlendiren şeylerden biri de, Hafız İbn-i Kesir’in Rahimehullah, düşmanlar tarafından “Akka” şehrinin ele geçirilmesini aktardığı şu kıssadır: “Cemadiye’l-evvel ayı geldiğinde, Avrupalıların Allah onlara lanet etsin, Akka şehri üzerindeki kuşatmaları şiddetlendi. Uzak yerlerden gelerek güçlerini birleştirdiler. İngiliz kralı da, savaşçılarla dolu yirmi beş kıt’adan oluşan büyük bir kalabalık ile onlara katıldı. Halk, daha önce karşılaşmadığı büyük bir zorlukla karşı karşıya kalmıştı. Bunun üzerine önceden ittifak ettikleri gibi, davullar çalarak sultana mesaj gönderdiler. Zira davulların çalınması sultan ile kendi aralarında bir parola niteliğindeydi. Sultan Akka’ya yaklaşarak şehre en yakın bir yerde mevzilendi. Böylece düşmanın dikkatini dağıtmak istiyordu. Düşman ise şehri her yerden kuşatmış ve yedi mancınık ile gece gündüz ateş ediyordu. Özellikle Aynu’l-Bakar kalesini ağır bir ateşe tuttular. Daha sonra ise kaleye ulaşabilmek için, kalenin etrafındaki hendeği doldurmaya başladılar. İngiliz kralı, Müslümanlara ait olan ve Beyrut’tan gelen silah ve erzak yüklü gemileri ele geçirmeye çalıştı. Gemiler kırk gün denizde bekledi. Hiçbir gemi şehre ulaşamadı. Gemilerde altı yüz kahraman savaşçı vardı. Bu savaşçılar, İngiliz kralı tarafından tamamen etraflarının sarıldığını görünce bütün gemileri batırdılar ve istisnasız hepsi öldü. Allahu Teala onlara rahmet eylesin. Gemilerin tamamını batırmaları nedeni ile düşman, ne silah ve ne de erzaktan hiç bir şey ele geçiremedi. Ancak bu altı yüz kahramanın bu şekilde ölmeleri Müslümanları çok üzdü. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.”[44] Allahu Teala sana rahmet eylesin ey muvahhid mücahid, Hafız İbn-i Kesir’in Rahimehullah, onların fiilini doğrulamasına ve onlar için rahmet dilemesine dikkat et. Bu cesur savaşçıların durumuna bak. Gemilerini kendi elleriyle yaktılar ve kendi canlarını şu iki büyük şer’i fayda uğruna feda ettiler: Birincisi: Düşman eliyle öldürülmemek veya esir düşmemek. İkincisi: Düşmanın ganimete ulaşmasını engellemek. Yine bu mesele ile ilgili olarak Mısır’da, seksenli yılların başında yaşanan bir olayı aktarmak isteriz: İsam el-Kameri, İbrahim Selame (Allahu Teala kendilerine rahmet eylesin) ve Nebil Nuaym (Allahu Teala onu esaretten kurtarsın) isimli üç yiğit mücahid kardeş, Mısır’ın mürted emniyet birimleri ile bir çatışmaya girmişti. Bu çatışma sonucunda Allahu Teala’nın lütfu ile mürtedler koyun sürüsü gibi dağıldılar. Kardeşler ise güvenli bir yere sığınmışlardı. Bu esnada İbrahim Selame isimli kardeşin elinden bir el bombası pimi çekilmiş vaziyette yere düştü. Bu kardeş yere düşen o bombanın üzerine kendisini atarak kardeşlerinin zarar görmesine engel oldu. Kendisi ise orada öldü. Allahu Teala onun şehadetini kabul eylesin, bizler onu şehid olarak hesap ediyoruz. Onlar, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem sünnetini savunan Tevhid savaşçılarıydılar… Amerika ve İsrail’in düşmanlarıydılar... Tağut yöneticilerin sözde alimleri tarafından “teröristler” olarak, bu sözde alimlerin talebeleri olan ve kendilerinin selefi olduğunu iddia edenler tarafından “bid’atçılar” olarak ve yine İhvan-ı Müslimin[45] tarafından ise “suçlu ve aşırılar” olarak isimlendirildiler. “Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet! Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.”[46] Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!
2- Cihadda Tehlikeye Atılmanın Caizliği Konusunda Alimlerin İcmasıBuhari Rahimehullah, Sahih’inin, “Kitabu’l-İkrah” bölümünde, “Kafir Olmak Üzere Zorlanmakta Horlanmayı, Dövülmeyi ve Öldürülmeyi Tercih Eden Kimse” babında, Enes’ten Radıyallahu Anhu şunu rivayet eder: “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Kimde şu üç şey bulunursa, imanın tadına varmış olur: Allah ve Rasulü’nün, kendisine başkalarından daha sevimli olması; bir kimseyi yalnız Allah için sevmesi ve ateşe atılmaktan nefret ettiği gibi, küfre dönmekten nefret etmesi.” İbn-i Hacer şöyle der: “Kafir Olmak Üzere Zorlanmakta Horlanmayı, Dövülmeyi ve Öldürülmeyi Tercih Eden Kimse” sözü, kendisinden önceki bâba işaret eder. Bilal, küfür sözünü söylemek yerine, horlanmayı ve dövülmeyi tercih eden biriydi. Aynı şekilde bu bâbda anılan Habbab, onun beraberindekiler ve işkence altında öldürülen Ammar’ın anne-babası da bunu tercih edenlerdendi.” Yine şöyle der: “Küfre düşmek ile ateşe girmek aynı değerlendirilmiştir. Ölüm, dövülme ve horlanma, mü’min için ateşe girmekten ve dolayısıyla da küfre girmekten daha kolaydır. İbn-i Battal da bunu söylemiştir. Yine şöyle der: “Bu hadis, Malik’in ashabı için delil niteliğindedir. İbnu’t-Tin, küfür yerine ölümün tercih edilmesinin daha üstün olduğuna dair alimlerin ittifakının bulunduğunu söyler... Alimler, cihadda tehlikelere atılmanın caizliği konusunda icma etmişlerdir.”[47]
3- Tek Kişinin Cihadda Birçok Düşman Üzerine Saldırmasının CaizliğiYukarıda, Kur’an ve Sünnet’ten, dinin ortaya çıkması için, kendi iradeleriyle kendilerini öldüren mü’minlerin durumuna dair iki şekil aktarmıştık. Bunlardan ilki, askerlerin elinden kurtulmasına rağmen krala dönen ve kendisini nasıl öldürebileceğini ona bildiren genç; diğeri ise küfür sözünü söylemekten kaçınan ve küfre dönmemek için tereddüt etmeden ateş dolu hendeklere atlayan mü’minlerdir. Hatta o mü’minlerden biri hendeğe atlamaktan çekindiğinde, kuçağındaki çocuk: “Anneciğim sabret. Zira sen hak üzeresin!” demişti. Yine İslam tarihinden, düşmanın, ganimete ulaşarak kendilerinden dolayı zafere ulaşmasını engellemek için gemilerini yakan mücahidleri de aktarmıştık… Burada, Allahu Teâlâ’nın yardımıyla, sünnetten ve sahabenin Radıyallahu Anhum hayatından, kendilerini tehlikeye atan ve düşmanları tarafından öldürülen mücahidlere ait birkaç şekil daha aktaracak ve daha sonra bu konuda ilim ehlinin görüşlerini sunacağız. Daha önce aktardıklarımız ile bu aktaracaklarımız arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır:
Sünnetten ve Sahabenin Radıyallahu Anhum Hayatından, Kendilerini Tehlikeye Atan ve Düşmanları Tarafından Öldürülen Mücahidlere Ait Örnekler1- Müslim, Sahih’inde, Ebu Bekr bin Ebu Musa el-Eş’ari’den Radıyallahu Anhu şöyle rivayet eder: “Babamın düşman karşısında iken şunu söylediğini işittim: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu ki: “Şüphesiz cennetin kapıları, kılıçların gölgesi altındadır.” Bunun üzerine dağınık giyimli bir adam ayağa kalktı ve: “Ey Ebu Musa! Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem böyle dediğini işittin mi?” dedi. Ebu Musa: “Evet” dedi. Adam, arkadaşlarına döndü ve: “Sizlere selam ederim” dedi. Sonra kılıcının kınını kırarak attı. Kılıcı ile yürüyerek düşmana doğru ilerledi. Öldürülünceye kadar savaştı.”[48] 2- Müslim, Sahih’inde, Enes bin Malik’ten Radıyallahu Anhu şöyle rivayet eder: “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve ashabı yola koyuldu. Müşriklerden önce Bedir’e vardılar. Müşrikler de geldi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Ben başınızda olmadıkça, hiçbiriniz bir şeye doğru ilerlemesin!” buyurdu. Müşrikler yaklaştı. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Kalkın! Genişliği göklerle yer kadar olan cennete!” buyurdu. Umeyr bin el-Humam el-Ensari dedi ki: “Ey Allah’ın Rasulü, genişliği göklerle yer kadar olan cennet mi!?” Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Evet” dedi. Umeyr: “Hele hele!” dedi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Seni ‘hele hele’ demeye iten şey nedir?” diye sordu. Umeyr: “Vallahi ya Rasulallah, cennet ehlinden olmayı ümitten başka bir şey değil!” dedi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Sen onlardansın.” Bunun üzerine Umeyr torbasından birkaç hurma çıkararak onlardan yemeye başladı. Sonra: “Eğer ben bu hurmalarımı yiyinceye kadar yaşarsam, bu gerçekten uzun bir hayat olur!” dedi. Hemen elindeki hurmaları attı ve öldürülünceye kadar müşriklerle savaştı.”[49] 3- Enes bin Nadr’ın düşmanla karşılaşmayı istemesi ve Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona karşı çıkmaması da bu kabildendir. Buhari ve Müslim, Enes bin Malik’ten Radıyallahu Anhu bunu şöyle rivayet eder: “Amcam Enes bin Nadr, Bedir Savaşı’na katılmadı. Bu nedenle Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Ey Allah’ın Rasulü, müşrikler ile yaptığınız ilk savaşta bulunamadım. Allah bana müşriklerle savaşmayı nasip ederse, onlara karşı nasıl savaşacağımı görecektir, dedi. Uhud günü olup Müslümanlar dağıldığında “Allah’ım, bunların (kendi arkadaşlarını kastedmektedir) yaptıkları için senden af dilerim ve bunların (müşrikleri kastedmektedir) yaptıklarından da beriyim” dedi ve ilerledi. Karşısına Sad bin Muaz çıktı. Ona, “Ey Sad! Nadr’ın rabbine yemin olsun, cennetin kokusunu Uhud Dağı’nın ötesinden alıyorum” dedi. Sad der ki: “Ey Allah’ın Rasulü, onun yaptığını yapmaya gücüm yetmedi.” Enes der ki, onda kılıç, mızrak ve ok yarası olarak seksen küsur yara bulduk. Öldürülmüş ve müşrikler vücudunu parçalamışlardı. Onu sadece kızkardeşi parmağından tanıyabildi. Şu ayetin onun ve benzerleri hakkında indiğini düşünüyorduk (veya zannediyorduk): “Mü’minlerin içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler vardır. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde ahitlerini değiştirmemişlerdir.”[50] İbn-i Hacer Rahimehullah şöyle der: “Enes bin Nadr’ın kıssasından çıkarılan çeşitli sonuçlar vardır. Bunlar: Cihadda kişinin kendisini feda etmesinin caizliği, nefse zor gelse ve hatta kişinin öldürülmesine sebep olsa da verilen sözü yerine getirmenin üstünlüğü… Cihadda şehadeti istemek, kişinin nefsini tehlikeye atması olarak nitelendirilemez. Bu, Enes bin Nadr’ın ve onun imanının, takvasının ve yakîninin ne derece üstün olduğunun açık bir göstergesidir.”[51] 4- Buhari ve Müslim’de, Cabir’den Radıyallahu Anhu şöyle rivayet edilmiştir: “Bir adam: “Ey Allah’ın Rasulü, öldürülürsem nerede olurum?” dedi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Cennette” buyurdu. Adam elindeki hurmaları attı ve öldürülünceye kadar savaştı.”[52] Enes’ten Radıyallahu Anhu şöyle rivayet edilmiştir: “Bir adam: “Ey Allah’ın Rasulü, müşriklerin arasına dalsam ve cenneti kazanıncaya kadar savaşsam, ne dersiniz?” dedi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Evet (bunu yap)” Adam, müşriklerin safına daldı ve öldürülünceye kadar savaştı.”[53] İbn-i İshak, el-Meğazi’de, Asım bin Ömer bin Katade’den şöyle rivayet etmiştir: “İnsanlar Bedir günü karşı karşıya geldiklerinde, Avf bin el-Haris: “Ey Allah’ın Rasulü, kulun nesi Allah’ı güldürür?” diye sordu. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Elini savaşa daldırması ve zırhı olmadan savaşması” buyurdu. Bunun üzerine Avf, zırhını çıkardı, düşmana doğru ilerledi ve şehid olarak öldürülünceye kadar savaştı.”[54] 5- Enes bin Malik’in oğlu Musa, Yemame harbini zikrederken şöyle demiştir: “Babam, Yemame harbi gübü Sabit bin Kays’ın yanına gelmiş. Sabit o sırada iki uyluğunu açmış, hanut denilen bir tür koku sürünüyordu. Enes, Sabit’e: “Ey amca! Seni savaşa katılmaktan alıkoyan nedir?” dedi. O da: “Ey kardeşimin oğlu, şimdi (geliyorum)!” dedi. Bir taraftan da hanut kokusu sürünmeye başladı. Sonra harp safına gelip yerini aldı. Sabit dedi ki: “Karşımızdan şöyle çekilin de, düşmanla vuruşalım. Biz Rasulullah’la Sallallahu Aleyhi ve Sellem birlikte savaşırken, böyle yapmazdık. Siz akranlarınıza dönmeyi ne kötü bir alışkanlık haline getirmişsiniz!”[55] 6- İbn-i Mes’ud’dan Radıyallahu Anhu şöyle rivayet edilmiştir: “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Rabbimiz, Allah yolunda savaşan şu kimseye şaşırır: Arkadaşları yenilgiye uğrayıp kaçmıştır. Ancak o, kendisine düşen sorumluluğun bilinciyle geri dönerek, öldürülünceye kadar düşmanla çarpışmıştır.”[56] İbn-i Hacer, el-İsâbe’de, İbn-i İshak senediyle şunu rivayet eder: “Müslümanlar Yemame günü, müşriklere doğru ilerlediler. Nihayet aralarında Allah düşmanı Müseyleme’nin de bulunduğu bu müşrikleri, bir bahçede sıkıştırdılar. Bera bin Malik: “Ey Müslümanlar topluluğu! Beni aralarına atın” dedi. Onu ileriye sürdüler, duvarın üstüne çıktığında, cesaretle atıldı. Bahçede onlarla savaştı. Nihayet, kapıları Müslümanlara açtı, onlar da Müseyleme’yi öldürdüler.” Hafız, yine Enes’ten rivayetle Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Saçı sakalı birbirine karışmış, eski püskü elbiseler içinde, kimsenin itibar etmediği niceleri vardır ki, Allah’a yemin etse, Allah onun yeminini boşa çıkarmaz. Bera İbnu Malik bunlardandır.” İran memleketindeki zor günlerde Müslümanlar dediler ki: “Ey Bera, Rabbinden iste.” Bera: “Ya Rabbi! Onlara karşı verdiğimiz izin yeter, bizi Peygamberine ulaştır!” dedi. Bera ve beraberindeki insanlar ileri atıldı. Merziban ve beraberindeki ordunun ileri gelenlerini öldürdüler. Mallarını aldılar, İranlılar yenildi ve Bera öldürüldü.”[57] Mudrik bin Avf’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Ben Ömer’in yanındaydım. “Savaşta kendisini ileri atan ve öldürülen bir komşum var. İnsanlar onun hakkında, “Kendi eliyle kendisini tehlikeye attı” diyorlar” dedim. Ömer: “Yalan söylüyorlar. Aksine o, dünya karşılığında ahireti satın almıştır” dedi.”[58] 7- Eslem bin İmran’dan şöyle rivayet edilmiştir: “Niyetimiz İstanbul’du. Rumlardan büyük bir topluluk savaşa çıktı. Müslümanlardan biri, Rum askerlerinin safına saldırdı, hatta aralarına daldı. Sonra geri döndü. İnsanlar, “Subhanallah, kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor!” diye bağrıştılar. Bunun üzerine Ebu Eyyub dedi ki: “Ey insanlar! Siz bu ayeti anlamından farklı bir şekilde te’vil ediyorsunuz. Bu ayet biz ensar hakkında nazil oldu. Biz, Allah dinini izzetli kılıp, dininin destekçileri çoğaldığında aramızda gizlice dedik ki: “Şüphesiz mallarımızı kaybettik. Artık işlerimizin başında kalıp, onları yoluna koyalım.” Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi. Tehlike, bizim istemiş olduğumuz gibi mallarımızın yanında kalmaktı.”[59] Ebu İshak’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Bera’ya dedim ki: “Kendisini müşriklerin arasına atan kimse, kendi eliyle kendisini tehlikeye atan kimse midir?” Bera: “Hayır, bu, nafaka hakkındadır. Çünkü Allahu Teala, Muhammed’i göndermiş ve “Artık Allah yolunda savaş. Sen kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Mü’minleri de teşvik et”[60] buyurmuştur.”[61] Beyhaki, Sünen’inde, İkrime bin Ebu Cehil’in, Yermük günü bütün gün yürüdüğünü rivayet eder. Halid ona: “Böyle yapma, kuşkusuz senin ölümün Müslümanlara ağır gelir” dedi. İkrime: “Bırak beni ey Halid! Sen benden önce Rasulullah’la Sallallahu Aleyhi ve Sellem birlikte iken, ben ve babam, insanlar arasında Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem düşmanlar idik” dedi. Yürümeye devam etti, nihayet öldürüldü.”
Öldürüleceğinden Emin Olsa Dahi, Tek Kişinin Cihadda Birçok Düşman Üzerine Saldırmasının Caizliği Konusunda İlim Ehlinin GörüşleriMuhammed bin el-Hasan Rahimehullah şöyle der: “Düşmana, öldürme, yaralama veya yenilgiye uğratma türünden herhangi bir zarar verebileceği görüşünde olan kişi, öldürüleceği zannı yüksek olsa dahi tek başına düşman saflarına saldırabilir... Ancak düşmana herhangi bir zarar veremeyeceğini anlaması halinde bunu yapması helal olmaz. Serahsi şöyle der: “Kişinin tek başına düşman saflarına saldırması, onlara açık bir zarar verebilmesi şartı ile geçerli olur.”[62] Cassas Rahimehullah, Muhammed bin el-Hasan’dan şöyle dediğini nakleder: “Kişinin, tek başına bin kişiye saldırması, onlara zarar verebileceğini veya aralarından kurtulabileceğini umması halinde geçerli olur. Herhangi bir kurtuluş veya zarar verme umudu yoksa böyle bir işe kalkışılmasını iyi görmem. Çünkü bu durumda kişi, canını Müslümanların menfaatine olmayan bir şey için harcamıştır. Kişinin yapması gereken, Müslümanların menfaatini umması halinde böyle bir işe kalkışmasıdır. Bununla birlikte herhangi bir kurtuluş veya zarara neden olmayacak ancak Müslümanların cesaretini artıracaksa, kişinin tek başına düşman saflarına dalmasında Allahu Teala’nın izniyle herhangi bir sakınca yoktur. Kişinin, düşmana zarar vermeyi umması halinde, kurtuluş ümidi olmasa da böyle bir eylemde bulunmasında herhangi bir sakınca görmüyorum. Yine böyle bir eylemi yapması halinde, kendisinden sonrakilere cesaret verecek ve dolayısıyla da asıl zarar, düşmana, cesaretlerini artırdığı bu kişiler tarafından verilecekse, tek başına düşman saflarına girmesinde herhangi bir sakınca yoktur. Bilakis bu kişinin Allah katında sevaba kavuşmuş olduğunu umarız. Ancak herhangi bir menfaat bulunmamaktaysa, böyle bir eylemin yapılmasını iyi görmem. Yapılan bu tip bir eylem sonucunda herhangi bir kurtuluş veya düşmana zarar verilmesi umulmuyor, ancak düşmanı korkutmak hedefleniyorsa, bunun yapılmasında herhangi bir sakınca yoktur. Zira düşmanı korkutmak, onlara zarar vermek kabilindendir ve Müslümanların menfaatinedir.” Cassas şöyle der: “Şeybani’nin söylemiş olduğu şeyler doğrudur, aksi halde kişinin böyle bir işe kalkışması caiz değildir... Kişinin, kendi canını feda etmesinde dinin menfaati bulunmaktaysa, Allahu Teala’nın övmüş olduğu şerefli bir makama ulaşmış olur. Zira Allahu Teala şöyle buyurmaktadır: “Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde onunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.”[63] “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın, bilakis onlar diridirler. Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.”[64] “İnsanlardan öyleleri var ki Allah’ın rızasını almak için kendini satar (feda eder). Allah da kullarına şefkatlidir.”[65] Allahu Teala, bu ayetlerinde canını Allah için feda edenleri övmüştür.”[66] Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der: “Müslim, Sahih’inde Ashab-ı Uhdud kıssasını rivayet etmiştir. Bu kıssada, genç, dinin ortaya çıkması için kendisinin öldürülmesini emretmiştir. Bu nedenle, dört imam da, Müslümanlar için bir faydanın bulunması halinde, öldürülme ihtimali yüksek dahi olsa kişinin, savaş için kafirlerin safına dalmasına cevaz vermişlerdir. Dolayısıyla kişinin, cihadın maslahatı için bir işi yerine getirmesine, öldürüleceğine inanmasına rağmen izin verildiğine göre, dinin maslahatının sağlanması ve hem dini hem de dünyayı bozan düşmanın zararının yok edilmesi için bir başkasının ölümüne sebep olacak bir işin yapılması öncelikle geçerlidir. Zira kişinin kendisini öldürmesi, başkasını öldürmesinden daha büyüktür.”[67] El-Merdavi şöyle der: “Şeyh İbn-i Teymiye, Müslümanların menfaati için düşman arasına atılma eyleminde herhangi bir sakınca görmediğini aktarmaktadır. Ancak böyle bir eylemde Müslümanların menfaati bulunmuyorsa, bu yasaklanır.”[68] İbnu’l-Kayyim Rahimehullah, Uhud Savaşı’ndan çıkarılan sonuçlar ile ilgili olarak şöyle der: “Bu sonuçlardan biri de, Enes bin Nadr ve diğerlerinin yaptığı gibi, düşman arasına dalmanın caiz olduğudur.”[69] İbn-i Hacer Rahimehullah şöyle der: “Tek kişinin, kalabalık düşman topluluğunun içine atılması meselesine gelince; cumhur, düşmanı korkutması, düşmanları konusunda Müslümanları cesaretlendirmesi ya da buna benzer doğru amaçlar uğruna yapılması halinde, kişinin böyle bir işe kalkışmasını güzel kabul etmiştir. Ancak sorumsuzca yapılması ve özellikle de Müslümanların cesaretini kırması halinde bu iş yasaklanır. Allahu Teala en doğrusunu bilir.”[70] Yine şöyle der: “Enes bin Nadr’ın kıssasından çıkarılan çeşitli sonuçlar vardır. Bunlar: Cihadda kişinin kendisini feda etmesinin caizliği, nefse zor gelse ve hatta kişinin öldürülmesine sebep olsa da verilen sözü yerine getirmenin üstünlüğü… Cihadda şehadeti istemek, kişinin nefsini tehlikeye atması olarak nitelendirilemez. Bu, Enes bin Nadr’ın ve onun imanının, takvasının ve yakîninin ne derece üstün olduğunun açık bir göstergesidir.”[71] Kurtubi Rahimehullah şöyle der: “Alimler, savaşta tek kişinin cesaretle ortaya atılması ve tek başına düşmana saldırması konusunda ihtilaf etmişlerdir. Alimlerimizden Kasım bin Muheymira, Kasım bin Muhammed ve Abdulmelik şöyle derler: “Güç sahibi olması ve Allah için halis bir niyetle yapılması halinde tek başına bir kişinin büyük bir orduya karşı hücum edip hamle yapmasında bir mahzur yoktur. Şayet güçlü bir kimse değilse onun yaptığı bu iş tehlike kabilindendir. Şöyle de denilmiştir: Kişi şehadete talip olup bu konuda ihlaslı bir niyete sahip ise varsın hamle yapsın. Çünkü o düşmanlardan belirli bir kimseyi kastederek hamle yapar. Bu da Allahu Teala’nın şu sözünde açık bir şekilde görülmektedir: “İnsanlardan öyleleri var ki Allah’ın rızasını almak için kendini satar (feda eder). Allah da kullarına şefkatlidir.” [72] İbn-i Huveyzimendad şöyle der: “Tek başına bir kişinin yüz kişiye yahut bir asker bölüğüne veya bir grup hırsız ve yolkesiciye karşı hücum etmesine gelince; bunun için iki durum sözkonusudur: Eğer kendisine karşı hamle yaptığı kimseyi öldürüp kendisinin kurtulacağına dair kanaati ağır basıyor ise, bu güzel bir davranış olur. Aynı şekilde öldürüleceğine dair kanaati ağır basmakla birlikte Müslümanların kendisiyle fayda sağlayacakları bir şekilde düşmana zarar vereceğini yahut Müslümanların kendisinden faydalanacağı bir ganimete ya da etkiye neden olacağını bilirse, bu da caizdir. Bana anlatıldığına göre, Müslüman askerler, İranlılarla karşılaştıklarında, Müslümanların atları fillerden ürkmüştü. Müslüman askerlerden biri, çamurdan bir fil yapmıştı ve onunla atını fillere karşı eğitti. Sabah olduğunda onun atı filden korkmaz oldu. Bunun üzerine asker, file doğru bir hamle yaptı. Ona: “Fil seni öldürecek” denildiğinde, “Öldürülmem önemli değil, Müslümanların önünü açacağım” diye cevap vermişti. Aynı şekilde Yemame günü de Hanifoğulları, bahçelerine sığınıp korununca Müslümanlardan bir kişi şöyle dedi: “Ey Müslümanlar topluluğu! Beni aralarına atın”. Onu ileriye sürdüler, duvarın üstüne çıktığında, cesaretle atıldı. Bahçede onlarla savaştı. Nihayet, kapıları Müslümanlara açtı. Derim ki: Şu rivayet de bu türdendir: Bir kişi Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: “Sabreden ve ecrini uman bir kimse olarak Allah yolunda öldürülecek olursam benim durumum ne olur?” Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Sana cennet vardır” diye buyurunca o kişi düşmanların arasına daldı ve nihayet şehid oldu.[73] Müslim’in Sahih’inde, Enes bin Malik’ten Radıyallahu Anhu rivayet edildiğine göre Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Uhud gününde ensardan yedi kişi ve Kureyşlilerden iki kişi arasında kaldı. Müşrikler kendisini kuşatınca: “Bunları kim bizden uzaklaştırırsa, onun için cennet vardır” ya da “o, cennette benim dostum olacaktır” diye buyurdu. Ensardan bir kişi ileri atıldı ve şehid oluncaya kadar çarpıştı. Bu şekilde o yedi kişi şehid oluncaya kadar aynı durum devam etti. Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Arkadaşlarımıza insaflı davranmadık!”[74] (Kurtubi, Muhammed bin el-Hasan’ın biraz önceki sözlerini zikrettikten sonra) şöyle devam eder: |